Siyaset bir meslek değildir.
Ama Türkiye’de bazı siyasi özgeçmişlere baktığınızda insan ister istemez şu soruyu soruyor: Gerçekten öyle mi?
Aynı görevler, aynı koltuklar, aynı isimler…
Yıllar geçiyor. Şehirler değişiyor, kuşaklar değişiyor, insanların beklentileri değişiyor. Siyasetin dili bile değişiyor. Fakat dönüp siyaset sahnesine baktığınızda bazen zamanın orada biraz daha yavaş aktığını düşünüyorsunuz.
Elbette tecrübe önemlidir.
Siyaset hafıza ister. Devlet yönetmek, örgüt yönetmek, toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurmak yıllar içinde edinilen ciddi bir birikim gerektirir. Bu nedenle mesele, uzun yıllar siyaset yapan insanları değersizleştirmek ya da siyaseti yalnızca gençlere bırakmak değildir.
Asıl mesele başka:
Tecrübe ne zaman birikim olmaktan çıkıp vazgeçilmezlik iddiasına dönüşür?
Sanırım siyasetin en zor sınavlarından biri burada başlıyor.
Çünkü makam insana yalnızca yetki vermez. Zaman içerisinde çevre, görünürlük, ilişki ağı ve güç de kazandırır. İnsan uzun süre aynı yerde kaldığında bazen kendisiyle bulunduğu makam arasındaki çizgi silikleşmeye başlar.
Görev giderse mücadele de bitecekmiş gibi hisseder.
Oysa siyaset tam tersidir.
Makam mücadelenin kendisi değil, mücadele sırasında üstlenilen geçici bir sorumluluktur.
Bugün belediye başkanı olursunuz, yarın sade bir parti üyesi. Bugün milletvekili, yarın mahallenizde çalışan bir örgüt neferi. Bugün bir örgütün başındasınızdır, yarın bayrağı başka bir arkadaşınıza teslim edersiniz.
Demokratik siyasetin doğal döngüsü budur.
Fakat bizde görevden ayrılmak çoğu zaman başarısızlık, geri çekilmek yenilgi, yerini başka birine bırakmak ise güç kaybı gibi görülüyor.
Bu anlayışın bedelini yalnızca siyasi partiler ödemiyor.
Yeni kuşaklar da ödüyor.
Gençlere sürekli “siyasete katılın” diyoruz. Kadınların daha fazla temsil edilmesini istiyoruz. Yeni insanların siyasete girmesinden, toplumun farklı kesimlerinin karar mekanizmalarında bulunmasından söz ediyoruz.
Peki yer açıyor muyuz?
Çünkü siyasette yenilenme, birkaç genç insanı fotoğraf karesinin ön sırasına almak değildir.
Mikrofonu da vermektir.
Yetkiyi paylaşmaktır.
Karar masasındaki sandalyelerden birinden kalkabilmektir.
Bir siyasi yapının gerçek anlamda yenilenip yenilenmediği, yalnızca yöneticilerinin yaş ortalamasından anlaşılmaz. Yeni insanların o yapının içerisinde ne kadar yükselebildiğine, itiraz edebildiğine ve sorumluluk alabildiğine bakmak gerekir.
Üstelik mesele yalnızca gençlik de değildir.
Sürekli aynı insanların yönettiği yapılar zamanla kendi doğrularına fazla alışır. Aynı çevrelerden beslenir, benzer insanları dinler, benzer cevaplar üretir.
Toplum değişirken siyaset değişmezse aradaki mesafe büyür.
Sonra siyasetçiler vatandaşın kendilerini neden anlamadığını düşünür.
Belki de bazen soru tersinden sorulmalıdır:
Siyaset, vatandaşı ne kadar anlayabiliyor?
Demokratik yenilenmenin anlamı burada ortaya çıkıyor.
Her seçimde bütün kadroları değiştirmek değildir elbette. Tecrübeyi çöpe atmak hiç değildir. Asıl başarı, tecrübeyle yenilenmeyi aynı yapının içerisinde buluşturabilmektir.
Usta kalabilmeli ama çırağın önünü kapatmamalı.
Çünkü iyi siyasetçi yalnızca kendi döneminde başarılı olan kişi değildir. Kendisinden sonra o görevi üstlenebilecek insanları da yetiştirebilendir.
Hatta belki siyasette başarının en önemli ölçülerinden biri budur:
Bir siyasetçinin değeri, koltuğunda kaç yıl kaldığıyla değil; o koltuktan kalktığında arkasında kaç yeni insan bırakabildiğiyle de ölçülmelidir.
Burada siyasi partilere de önemli bir sorumluluk düşüyor.
Partiler kişilerin etrafında değil, ilkelerin ve kurumların etrafında güçlenirse görev değişiklikleri kriz olmaktan çıkar. Bir başkan gider, diğeri gelir. Bir milletvekilinin yerine yenisi seçilir. Bir yönetici görevi bırakır, başka bir sorumluluk üstlenir.
Kurum yoluna devam eder.
Zaten kurumsallaşmanın gerçek anlamı biraz da budur.
Bir kişinin yokluğunda dağılan yapı güçlü değildir. O kişi ne kadar güçlü görünürse görünsün.
Türkiye’nin daha fazla siyasetçiye değil, siyaseti hayatının tapusu gibi görmeyen daha fazla insana ihtiyacı var.
Göreve geldiğinde çalışacak, gerektiğinde mücadele edecek, kaybettiğinde küsmeyecek ve zamanı geldiğinde bayrağı kendisinden sonrakine teslim edebilecek insanlara…
Çünkü siyaset bir ömür boyu aynı makamda kalma sanatı değildir.
Topluma hizmet etmenin yollarından biridir.
Makamlar geçicidir.
İsimler değişir.
Mücadele ise devam eder.
Bu yüzden siyasette yenilenmenin belki de ilk şartı, yeni insanların göreve talip olabilmesidir.
İkinci şartı ise daha zordur:
Görevde olanların, zamanı geldiğinde yer açabilmesi.
Çünkü siyaset meslek değildir.
Hele hele emekliliği olmayan bir meslek hiç değildir.