?>

Siyaset Kime Ait?

Kemal Güneri

14 saat önce

Bir ülkede insanlar siyaseti kendilerine ait hissetmeyi bıraktığında, seçimler yapılmaya devam etse bile demokrasi sessizce güç kaybetmeye başlar.

Belki de Türkiye’nin bugün yaşadığı en büyük sorun tam olarak budur.

Uzun yıllardır seçimleri konuşuyoruz. Anketleri, adayları, ittifakları tartışıyoruz. Fakat bütün bu tartışmaların arasında asıl soruyu giderek daha az soruyoruz:

Siyaset gerçekten kime ait?

Kâğıt üzerinde bunun cevabı bellidir.

Millete.

Peki ya günlük hayatın içinde?

İnsanlar kendilerini gerçekten karar süreçlerinin bir parçası olarak hissediyor mu, yoksa yalnızca seçimden seçime hatırlanan birer seçmene mi dönüşüyor?

İşte demokrasinin gerçek sınavı burada başlıyor.

Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitme hakkı değildir. Aynı zamanda yönetime etki edebilme, fikir üretebilme ve kendisini siyasal sürecin doğal öznesi olarak hissedebilme hâlidir.

Bugün yaşadığımız güven krizinin temelinde de tam olarak bu eksiklik yatıyor.

İnsanlar artık siyaseti uzaktan izliyor.

Konuşuyor ama dinlenmediğini düşünüyor.

Oy veriyor ama yön verdiğini hissetmiyor.

Bu duygu yaygınlaştıkça, sandıkla vatandaş arasındaki mesafe büyümüyor; vatandaşla siyaset arasındaki mesafe büyüyor.

Temsil zayıfladığında güven azalır.

Güven azaldığında katılım geriler.

Katılım gerilediğinde ise demokrasi, yalnızca seçim gününe sıkışma riskiyle karşı karşıya kalır.

Oysa siyaset, seyredilen bir alan değil; birlikte kurulan ortak bir iradedir.

Bu nedenle güçlü demokrasiler yalnızca düzenli seçimlerle değil, güçlü kurumlarla, katılım kültürüyle ve hesap verebilir yönetim anlayışıyla ayakta kalır. Vatandaş kendisini sürecin gerçek sahibi olarak hissettiğinde, demokrasi yalnızca hukuki bir düzen olmaktan çıkar; toplumsal bir aidiyete dönüşür.

Bugün dünyanın birçok demokratik ülkesinde tartışılan temel mesele de budur. Daha fazla katılım, daha fazla şeffaflık ve daha güçlü hesap verebilirlik arayışı tesadüf değildir. Çünkü çağımızın demokrasisi, yalnızca temsil edilmeyi değil, yönetime katılmayı da talep ediyor.

Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan yeni siyasal arayışları da yalnızca partiler arasındaki rekabet üzerinden okumak eksik kalır. Toplumun daha derin bir beklentisi var: Vatandaş ile siyaset arasındaki güven bağının yeniden kurulması. Kalıcı başarıyı belirleyecek olan da hangi siyasi hareketin bu bağı gerçekten güçlendirebildiği olacaktır.

Belki de artık siyasetin cevap vermesi gereken temel soru şudur:

Vatandaş yalnızca oy veren kişi midir?

Yoksa karar süreçlerinin gerçek sahibi midir?

Bu soruya verilecek cevap yalnızca partilerin geleceğini değil, demokrasimizin geleceğini de belirleyecektir.

Çünkü demokrasi yalnızca seçim kazanmak değildir.

İnsanların kendisini o demokrasinin gerçek sahibi olarak hissedebilmesidir.

Siyaset de yeniden güven kazanmaya tam o gün başlayacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI