Köşe Yazısı

Birbirimizi Ne Zaman Düşman İlan Ettik?

Birbirimizi Ne Zaman Düşman İlan Ettik?

Birbirimizi Ne Zaman Düşman İlan Ettik?
24-08-2026 08:00
AYDIN

Bir ülkede herkesin aynı şeyi düşünmesi mümkün değildir.

Zaten demokrasi de bunun için vardır.

Fakat biz, bir süredir farklı düşünmeyi doğal bir toplumsal hâl olarak görmek yerine, karşı karşıya gelmenin gerekçesine dönüştürüyoruz. Siyasi tercihlerimiz artık yalnızca hangi partiye oy verdiğimizi anlatmıyor; kimi dinleyeceğimizi, kimin sözünü daha baştan reddedeceğimizi, hatta bazen kiminle aynı masaya oturabileceğimizi bile belirliyor.

Ne ara bu kadar uzaklaştık birbirimizden?

Daha önemlisi, ne zaman farklı düşüneni rakip olmaktan çıkarıp düşman olarak görmeye başladık?

Türkiye’nin siyasal kutuplaşması yeni değil. Tarihimizin farklı dönemlerinde çok daha sert ayrışmalar da yaşandı. Fakat bugünün farkı başka bir yerde. Kutuplaşma artık yalnızca Meclis kürsüsünde, parti genel merkezlerinde ya da seçim meydanlarında kalmıyor. Evlerin içine, arkadaşlıkların arasına, işyerlerine, sosyal medyadaki birkaç satırlık konuşmalara kadar sızıyor.

Bir süre sonra insan, karşısındakinin ne söylediğini değil, kim olduğunu dinlemeye başlıyor.

“Bizden mi?”

“Onlardan mı?”

Gerisi çoğu zaman önemsizleşiyor.

İşte siyasetin en tehlikeli eşiği de burada başlıyor. Çünkü bir toplumda fikirlerin doğruluğunu söyleyen kişinin kimliği belirlemeye başladığında, ortak akıl yavaş yavaş ortadan kalkar. Bizden olanın yanlışına gerekçe, bizden olmayanın doğrusuna kusur aramaya başlarız.

Oysa demokrasi biraz da insanın kendi mahallesine itiraz edebilme cesaretidir.

Kendi tarafımızın haksızlığına haksızlık diyemiyorsak, karşı tarafın haksızlığından şikâyet ederken savunduğumuz şey ilke değil, aidiyettir.

Bu ayrım önemli.

Çünkü hukuk yalnızca bizim için gerektiğinde hukuk değildir. İfade özgürlüğü, hoşumuza giden sözlerin rahatça söylenebilmesi hiç değildir. Adalet de yalnızca sevdiğimiz insanların kapısını çaldığında hatırlayacağımız bir kavram olamaz.

Demokrasinin gerçek sınavı, bizim gibi düşünen insanların haklarını savunmak değildir.

Bizim gibi düşünmeyenlerin de aynı haklara sahip olduğunu kabul edebilmektir.

Sosyal demokrat düşüncenin çoğulculuk anlayışı da tam olarak burada anlam kazanır. Farklılıkları ortadan kaldırmaya değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilecek bir kamusal düzen kurmaya dayanır. Çünkü eşit yurttaşlık, herkesin birbirine benzemesi demek değildir. Birbirine benzemeyen insanların hukuk karşısında aynı değere sahip olmasıdır.

Bugün Türkiye’nin belki de yeni bir uzlaşmadan önce yeni bir konuşma biçimine ihtiyacı var.

Bu, herkesin ortada buluşması gerektiği anlamına gelmiyor.

Haksızlık karşısında susmak da değil.

Siyasi mücadeleyi yumuşatmak adına ilkelerden vazgeçmek hiç değil.

Tam tersine.

Sert biçimde tartışabiliriz. İktidarı eleştirebiliriz. Muhalefete itiraz edebiliriz. Birbirimizin fikirlerini yanlış, hatta kimi zaman kabul edilemez bulabiliriz.

Ama bütün bunları yaparken karşımızdaki insanın yurttaşlık hakkını tartışmaya açmamak zorundayız.

Çünkü demokratik siyaset, rakibini ortadan kaldırma sanatı değildir. Rakibinin yarın iktidar olabilme ihtimalini kabul ederek bugün onunla mücadele edebilme olgunluğudur.

Bunun kaybedildiği yerde seçimler bir demokrasi yarışından çıkar, varoluş mücadelesine dönüşür.

Her seçim “son seçim” olur.

Her yenilgi “felaket”.

Her eleştiri “ihanet”.

Her uzlaşma ise “teslimiyet”.

Böyle bir siyasal iklim uzun süre taşınamaz. Çünkü sürekli öfke üreten siyaset, sonunda kendi seçmenini de yorar. Toplumun enerjisini sorun çözmeye değil, birbirini yenmeye harcar.

Oysa aynı ülkede yaşamaya devam edeceğiz.

Seçim bittikten sonra da.

İktidarlar değiştikten sonra da.

Bugün çoğunluk olanlar yarın azınlıkta kalabilir. Bugün muhalefette bulunanlar yarın ülkeyi yönetebilir. Demokratik düzenin güvencesi de zaten tam olarak budur: Haklarımızın, siyasi çoğunlukların değişmesine bağlı olmaması.

Belki yeniden basit bir şeyi hatırlamamız gerekiyor.

Siyasi rakibimiz, düşmanımız değildir.

Bizim gibi düşünmeyen yurttaş, bu ülkenin bizden daha az sahibi değildir.

Ve uzlaşmak, aynılaşmak demek değildir.

Bir ülkeyi herkesin aynı fikirde olması bir arada tutmaz. Zaten böyle bir ülke de mümkün değildir.

Bir ülkeyi bir arada tutan, aynı fikirde olmadığımız hâlde birlikte yaşayabileceğimize duyduğumuz güvendir.

Çünkü demokrasi birbirimizi sevmek zorunda olduğumuz bir düzen değildir.

Birbirimizin hakkını, birbirimizi sevmediğimiz zamanlarda da savunabilme rejimidir.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
TÜRKİYE GÜNDEMİ
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ÇOK OKUNAN HABERLER